13 Nisan 2019 Cumartesi

Pembe Panjur Evlendirme Sitesi


Merhaba Sevgili Okumayan Kitlem,
Nasılsa okumuyorsun diye öyle danalar gibi ne istersem yazıyorum, çok hoşuma gidiyor. Bugün Pembe Panjurlu Evlendirme Sitesi'ndeki maceralarımı buraya yazacağım. Toplamda bu macera bir buçuk saate yakın sürdü. Al sana hayatımdan çalınmış bir buçuk saat daha... Çalıştığım çeviri bürosu sağolsun, bu Cumartesi gecesi evde penis ameliyatları ile ilgili web sitesi sorularını tercüme ediyorum. Tahmin edebilirsin ki aşırı eğlenceli bir iş. Kariyerime renk katıyor. Diyetime bile katkısı oluyor. Çeviriyi yaparken yemek, içmek filan hiçbir şey aklına gelmiyor. Hatta seksten bile soğuyorsun öyle de bir avantajı var. Dedelerin cinsel problemleri o kadar zevkliymiş ki, ben de o kadar eğleniyorum ki, bu renkli çeviriden beynim yandığı için pembe panjur evlendirme site'sine üye oldum. Üye olur olmaz bana uyumlu olan eşleşmelerimden hemen mesajlar gelmeye başladı. Allahım nasıl bir algoritmaya göre tasarlandıysa bu site, dünya üzerindeki tüm ecüş bücüşler benim ruh eşimmiş. Arka arkaya mesaj yazmaya başladılar. Mesajlar şöyle başlıyor: "Merhaba Asya Hanım. (Asya Hanım ordaki sallama takma adım) Ciddi düşünüyorum. Evlilik yolunda gidecek bu sohbette bana bir şans verir misiniz?" Evlilik yolunda sohbet gidebilir mi diye adam benden izin alıyor. Ne kadar da hoş :))) Kötünün iyisi bir çocukla konuşmaya başladık. Bana ismini soyadını verdi. Girdim Instagramdan, Facebook'tan profilini kurcaladım. Aynı karanlık profil fotosu, masada sigara ve viski fotosu, Galatasaray bayrağı. Dedi ki şimdi sıra sende. Evet şimdi sıra bende deyip, üyelik iptali butonuna bastım. Allahım sanal dünyada bile evlenmek isteyen tüm erkekler kro ve tipsiz :). Bu bir işaret olabilir mi? Tinder'daki çocuklar taş gibi neden? Çünkü işin ucunda seks var. Sex sells baby sex sells.

25 Mart 2019 Pazartesi

Sizin orda kedi maması kaç tl?


     Eeee bahar geldi. Bu kaçıncı bahar? Benim 37. olması lazım. Kedim instagramda fenomen olacak ben de çok para kazanacağım :)) Zeka seviyesi 5. Yani kedinin sahibinin tabii ki. Yoksa kedi zeki.
     Az önce kendime un helvası yaptım. 20. işimden de ayrıldığımı söylemişmiydim? Tamam o zaman şimdi söylüyorum. Ben bunları yazarken kedim de yeni yıl bitince nereye sokacağımı bilemediğim yılbaşı ağacını kemiriyor.
     Evden neredeyse hiç çıkmıyorum. Temel ihtiyaçlar olmasa (kedi maması, kedi kumu vs. gibi) herhalde evden hiç çıkmazdım. Günlerim Zeki Müren'in Bodrum günleri gibi geçiyor, belki bir tık daha renksizdir. Boş zamanım olsa şunu yaparım, bunu yaparım dediğim hiçbir boku yapmıyorum. Biraz kitap filan okuyorum o kadar. Geçenlerde de bir tercüme geldi. 13 sayfa web sitesi çevirdim 150 tl aldım. İnanılmaz karlı bir iş :))) Düşünsene 130 sayfa çevirmiş olsam 1500 alıcam 1300 sayfa çevirsem 15000. Sonra da altı nokta körler derneğine gider üye olurum herhalde. 20 lira olan kedi mamasına zam gelmiş, olmuş 35 tl. Kazıkçı veteriner ağzımıza sıçıyor. 1 kiloymuş 1 buçuk olmuş. Ulan o zaman 30 tl olması gerekmez mi? Tosunum aç kalmasın diye uğraşıyorum. Küfretmeyeyim diyorum ama ben böyle adaletin taaaaaa...

6 Mart 2019 Çarşamba

Ofiste evcil hayvan olarak ayı besliyoruz... (Kolay olmuyor)


     Bir ayıyla aynı iş yerini paylaşmak... Hatta ayının işyeri sahibi olması... Sonunda bunun da başıma geleceğini biliyordum. Çünkü şimdiye kadar insan takliti yapan tüm yaratıklarla aynı ofisi paylaştım. Buna da bir gün sıra gelecekti. Dişi ayı ve yavru ayıların bulunduğu bir ortamda çalışmak enteresan bir deneyim oldu. Böylece onları da kendi habitatında inceleme olanağı bulmuş oldum. 
     Normal bir işyerinden ne farkı mı var? Mesela konuşmaları hominitler tarafından manalı bulunsa da homo sapienlere oldukça anlaşılmaz geliyor. Böğürtüyle öksürük arası sesler eşliğinde pençelerinin arasına yerleştirdiği nargileyi "Bu işyerinde sigara içmek yasaktır" levhasının altında içmekten keyif alıyor. İri cüssesini yerleştirdiği makamında kendi cinsinden hayvanları ya da içgüdüyle hareket eden diğer canlıları, eklem bacaklıları, sürüngenleri, omurgasızları filan ağırlıyor. Anlamadığı sorulara "Höööö", anladığı sorulara "Heeeee" yanıtını veriyor. İnsanlara eşya muamelesi yapan bu varlık, eşyalara da garip bir biçimde insan muamelesi yapıyor. Kısacası ayının kafası karışık... Habitatına geri dönüp, iş hayatını insan türüne bırakması dileklerimle... 


9 Şubat 2019 Cumartesi

Your ego is my lego


Mierhabalarrrr kanalıma hoşgeldiniz... Kim okuyor acaba bu yazdıklarımı cidden bu da apayrı bir merak konusu :) Ben baya baya biz bizeyiz diye düşünüyorum. Merak demişken, kedim limon her boku merak ediyor. Aklına gelebilecek her boku... Hangi odaya girsem orda. Odaya değişik bir eşya geldiğinde bu ne lan yine ne getirdin diye dik dik eşyaya bakıp snif snif koklamaya başlıyor. Hele bir tane oyuncak ayı var, en azılı düşmanı. Hayvanı koyduğum yerde asla bulamıyorum. Sürekli yerlerde sürünüyor, geçmiş hayatında ne bok yediyse, limonun mazlumu olmuş vaziyette. Şimdi bu odaya geldim. Odaya daha önce 1 kere bile girmişliği yok, ben buraya ayak bastığım saniye, ne bok yiyor bu gerizekalı evimin odasında diyerek koşa koşa geldi ve durumu teftiş etti. Sonunda bu çalışmadan dili damağı kurumuş olacak ki, koşarak mama kabına gidip önce suyunu içti, sonra mamasını yedi. Ardından sıçıp ortalığı bok kokutmayı da ihmal etmedi tabii ki. Hayat hep öyle güllük gülistanlık değil. Shit happens. 
Her neyse esas konumuza geri dönelim. Geçenlerde aklıma garip bir düşünce geldi. Biz, kendimiz için çok önemliyiz. Etrafımıza çizdiğimiz çemberin içerisine yerleştirebileceğimiz sınırlı sayıda kişi için de hatrı sayılır bir önem teşkil ediyor olabiliriz. Ancak bunun nedeni de bizim önemli olmamız değil, o etrafımızdaki kişilerin yine kendilerinin önemli olmaları ve bu önemli olma hissi konusunda bizim onları bir şekilde motive ediyor olmamız. Aslında herkes kendisi için çok önemli olmakla birlikte mevzu bahis konu kendi durumumuzu tehdit edecek bir seviyeye eriştiğinde, çoğunlukla onun önemini siktir edip kendimize odaklanmak konusunda tereddüt etmiyoruz. Bazı istisnai durumlarda, örneğin diğer kişinin kendimizden bile önemli olduğunu düşünmemiz söz konusuysa, böyle bir aşamada bile yine kendimizi düşünüyoruz demektir, çünkü kendi yaşantımız diğer birey olmadan pek bir tatsız olacaktır ve bu bağımlı ilişki sonucunda hayatımız katlanılmaz olacağı için yine kahrolası bencilliğimizden ötürü ona bir şey olmamasını dileriz. Aslında dönüp dolaşınca düşündüğümüz yine kendimiziz. İnsanoğlu çıkarcı ve bencildir. Kendisine ait herhangi bir şeyi paylaşmak, harcamak ya da kullanmak her zaman daha zor gelir. Başka birinin vaktini anlattığı saçmalıklarla kolayca harcayabilir ama kendi vaktini asla harcamak istemez. Kendi parasını kasa kasa harcarken, başkasının parasını neye harcadığı genellikle pek de umrunda olmaz. Geçenlerde Berrak Yurdakul'un bir konuşmasına denk geldim. Söyleşi sırasında bana oldukça enteresan gelen ve ardından beni uzun süre düşündüren bir örnek verdi. Sıkıntılarımıza ve sorunlarımıza odaklanırken sürekli 'Bu benim başıma gelemez', 'Nasıl olur!' diye hayıflandığımızı ve kendi sorunlarımızı aşırı derecede önemsediğimizi söyledi. Ama başka birinin sorununu dinlerken, çoğu zaman üzülüyor gibi yaptığımızı, asla kendi sorunumuza üzüldüğümüz gibi üzülmemizin mümkün olmadığını anlattı. Yani kısacası kendi sorunumuza başkasının sorunu gibi yaklaşıp, kendimizi yalnızca karşımızdaki kişi kadar önemli görebilirsek ve egomuzu yok sayabilirsek, bu hassasiyet birden ortadan kaybolur. Bu konuşma zihnimde bir şimşek çaktı. Pazarlama harikası ve yüzyılın buluşu olan kredi kartlarını düşündüm. Elimle tutup gözümle göremediğim o paraları kolaylıkla harcamamın nedeni tam olarak da buydu. Kartı ben ödüyorum ama ortada gözle görülen bir para yok, o nedenle rahatlıkla harcıyorum. Kısacası kendi paramı harcamıyorum bu nedenle de harcarken kesinlikle cebimdeki parayı harcadığım anki kadar sorun etmiyorum. Sonra borçlar kabarıp da bir tarafıma kaçınca aaaa bunlar benim borcum diyorum. Her halükarda esas konumuza geri dönersek, başkasına ve kendimize davranışımızı bir ortak müşterek de buluşturabilirsek, bu dünya daha yaşanası bir yer olacak. Bunun garantisini şimdiden veriyorum. Ama kime veriyorum. Al verdim sana okur. Sıkı tut bırakma. 

6 Aralık 2018 Perşembe

Yazar olmak yolunda...

      

    William Faulkner'a göre iyi bir yazar ahlakdışı olurmuş. Yine ona göre aklından geçen herkesi ayıptır, günahtır demeden soyabilme ahlaksızlığına sahip olmalıymış. Yani diyor ki kapıdan geçen Hatice Teyze'yi de don sütyen bırakacaksın icabında. Ne gerekiyorsa onu yapacaksın. Bu işler böyle. Kapının önünden geçmeyecekti. O da Hatice'nin problemi diyeceksin. Sanat için soyundu diyeceksin. Sanat özveri ister. 
       İyi yazarların genelde en az bir adet pis alışkanlığı bulunuyor. Nasıl mı? Ne bileyim ben... Böyle kötü alışkanlıklar, karı kız, düzensiz yaşam, alkol, malkol... İçeceksin bol bol, o ayyaş kafayla yazacaksın. Sigara dumanının altında geberik gibi klavyenin başında uyuyacaksın. Olmuyor öbür türlü. Aklı selimle yazılır mı onca manyak nesir. Önce bir güzel sıyıracaksın. Kendi osuruğunu kokladığında gülümseyeceksin. Kolay değil bu işler. 
      Şiveli, aksanlı, lehçeli yazılar yazmayacaksın bir kere. "Ha bağa mı diyısın?" benzeri memleketim insanı tiplemelerini bir kenara bırakacaksın. Kötü sit-comlardaki espri anlayışı gibi olmaz olsun dedirtmeyeceksin. Burdan yürüyenler bir Virginia Woolf olamadı. Hala Fısfıs İsmail tiplemesine replik yazıyorlar. 
      Yazar olacağım deyince "Beni de yaz, beni de!" diyen mallar çıkacak. İçinden "senin neyini yazayım" diyip bir an düşünebilirsin "bunu soysam iş yapar mı" diye. Soyduğunda da iş yapmayacaksa "yazarım tabii ayıpsın" de, gönüller hoş olsun. Yazmasan bile belki bir gün, kıtlık zamanı gelir, soyarsın. Belli mi olur. Komşu komşunun külüne.
      Tüm çevrenle irtibatı keseceksin. Yalnız kalmayınca yazılar da sıçırık gibi oluyor. Yazıyorsun, haydaaaa biri geliyor, biri arıyor, diyorsun ki "yarın yazarım yeah, çok da şaapmamak lazım". O yarın hiç gelmiyor. En iyisi tüm dostlarınla, arkadaşlarınla küs. Hepsinden uzaklaş. Zaten hepsi sana benziyorsa, hıyar gibi bişeylerdir. Çok da şaapmamak lazım. 
        Yazamayan kendini yazar derler. Sartre da mı yazamıyormuş amk. O da sözcüklerde kendisini yazmış. O da mı yazamıyormuş. Bırakın bu tırı vırı hikayeleri yahu. İnsan en güzel kendisi hakkında yazar. Yaz kendi potansiyelini, yüce ruhunu, bal damlayan parmaklarınla... Hadi bakayım. Bir daha gözüm görmesin seni buralarda. 




12 Ekim 2018 Cuma

Kafa açıyoruz...

Yogaya başladım. Hmmmm hep bok attığım, dalga geçtiğim, deli bunlar diye küçümsediğim yogaya evet :) Acayip iyi geldi yalnız. Bunca insan bu kadar peşinden gidiyorsa, hepsi de kıçından uydurmuyor herhalde. Yalnız halasana asanası bana yaramadı hala sana belki yarar :))) öffff tamam. Espri anlayışımı da baş üstü duruşlardan birinde kaybettim muhtemelen :) Ama tontiş göbeğimden ayakları arkaya atmaya çalışırken orda bir şeyler oldu. Sevgili hocam muhteşem yogi bunu asla kabul etmiyor ve kalp çakramda açılmalar olduğunu söylüyor. Birisi kalbimi fena kırmış. Ben olanı söyleyeyim. Yedim içtim yoga dersine gittim. Sonunda göbeğimi çatlattım. Olan bu :) 

23 Eylül 2018 Pazar

Bi siktir...


Otel odasında tek başıma geçirdiğim ikinci doğumgünüm. İlkinden farkı kendimi artık çok daha yalnız hissediyor olmam. Bunları şikayet etmek için değil sadece iş olsun diye yazıyorum. Kedilere yakınlaşıp insanlardan uzaklaştığım o yaşa geldim sanırsam. Kediler de az göt değil. Her gün sev, ilgi göster, mamasını önüne koy, elini tırmalasın dişini batırsın totoşlar :) Bahçedeler iyi ki de boklarını temizlemiyorum hiç olmazsa. Zaten 1+1'de bok kokusundan boğulurdum herhalde. Şimdiye kadar yazdıklarımdan anlayacağın üzere pek de öyle matah bir şey yapmıyorum bu aralar. Yaşamın anlamını bolca sorgular oldum. Ankara'ya geldim geleli bir sürü mal adamla tanıştım. Yine hiçbiri ile kafam uyuşmadı. Biri hariç. Onun da benimle kafası uyuşmadı. İsmail YK şarkısı gibiyim amk. Beni beğeneni ben beğenmiyorum benim beğendiğim beni beğenmiyor, yoksa ben tipsizmiyim he?
Bu aralar götümü yere zor koyduğum için orası senin burası benim gezdim. Sonucunda ne oldu? Nezle oldum. Alkazar'dan kaçış filmindeki resim fırçaları elinden alınmış Duck gibiyim. Kasımpatımı bırakacak bir Frank arıyorum. Kısacası hayat git gide zorlaşıyor. Uzun zamandır ertelediğim "dönüşüm muhteşem olacak planını" artık devreye sokmanın zamanı geldi. Bugün instagramda gördüğüm bir kitap kulübüne nasıl katılacağımı sordum. Sormaz olaydım. Cidden fight club'a katılmak daha az gayret gerektiriyor. Ben hayatımda böyle mal bir admin görmedim. Neymiş efendim, çok kişi istemiyorlarmış, çünkü öyle olunca konuşamıyorlarmış. İlk önce misafir olarak gitmem lazımmış. Masada yer olmazsa yan masada oturabilirmişim. :))))) Hayatımda böyle manyak bir grup daha görmedim. Bu arada aklıma gelmişken söyleyeyim. O benimle kafası uyuşmayan var ya... Aslında sonradan şunu fark ettim. Benim onunla kafamın uyuştuğunu zannetmem, aslında benim kafamda yarattığım bir ilüzyon. Ben kendi fikirlerime o kadar sıkı sıkıya bağlıyım ki... Bazen karşımdakinin fikirlerini bile kendiminkilere adapte edip yakınlık kurduğum yanılgısına kapılabiliyorum. İşte bu da benim meziyetim. Karşımdaki insanın ne kadar da toplama ve boş biri olduğu algısından uzaklaşıyorum böylelikle. 90'lı yıllardaki toplama bilgisayarlar çöpü çoktan boyladığına göre toplama adamların modası geçmiştir diye düşünüyorum. Birinden müzik zevki, bir başkasından ev dekorasyonu, diğerinden resim sevgisi, heykel ve seramik aşkı... Bi siktir ya... Gerçekten bir siktir...

7 Şubat 2018 Çarşamba

Ankara'dan bildiriyorum

                                  ankara yiğit özgür ile ilgili görsel sonucu

Cidden ne bok yiyorum ben acaba Ankara'da... Yeni iş, yeni hayat, yeni şehir... Bir yerden, bir durumdan, bir kişiden sıkıldığımda ilk aklıma gelen değişim. Doğru mu yapıyorum ben de bilmiyorum ama eski olanla boğuşmaktansa yeni olanı safça beklemek daha doğru gibi geliyor. Daha geçen yaz iş için Ankara'ya geldiğimde arkadaşımla konuşuyoruz. Dedi ki "Kızım sen orayı seviyorsun. Bakarsın yerleşirsin yine." Bendeki cevap: "Bir içine etmediğim bu şehir kalmıştı. Aman allah korusun bu saatten sonra asla gelmem." İşte orada hayatımdaki kilit kelimeyi kullanmış oldum: Asla. Ne zaman asla desem başıma geliyor çünkü hepimiz bu hayatta aslalarımızla sınanıyoruz. Daha iki ay oldu buraya geleli ama şimdiden İzmir'e dönmek zor geliyor. Döndüğümde tüm düzenim bozuluyor. Kim derdi ya seneler sonra Ankara'ya gideceksin diye... Ankara'da hemen hemen herşey bıraktığım gibi sadece artık Söğütözü'ndeki Varan, Ulusoy otobüsleri filan yok. Armada'ya kadar giden mis gibi metro yapmışlar, öğrenciyken sürünürdük oraya gideceğiz diye elimizde 30 kiloluk valizlerle. Kızılay zaten hep aynı, kroluğundan ve kalabalıklığından hiçbir şey kaybetmemiş. Tunalı desen artık Kızılay'dan hallice... Yıldız Aspava'daki Cebrail de dahil olmak üzere herşey yerli yerinde duruyor. Koca şehirdeki yalnızlığım bile aynı. Gelir gelmez kucakladı beni. Sardı bırakmıyor. Geçici heveslerle kalbimi dolduruyor, ruhumu yoruyorum. Kısacası Ankara'da hava sert... Her zamanki gibi... İnsanlar soğuk... Ankara'dan bildiriyorum: Ne zamana kadar bildiririm bilmiyorum. 

24 Temmuz 2017 Pazartesi

Yalandan kim ölmüş...


Yalandan kim ölmüş? Kimse. Peki sağ kalanları ne yapacağız? 
Yalan söylenip kandırılmayalı uzun zaman olmuştu. Yalanın en eğlenceli kısmı da yalan söyleyeni yakaladığın o eşsiz an... "Herşey çok güzel olacak" filmini izlemişsindir. Son sahnede Cem Yılmaz mutfağa gider. Çekmeceden bıçağı alır. Karısı için yoldan aldığı papatyaları mutfak tezgahının üzerinde doğrar, sonra hepsini avcunda salona getirir ve filmde karısı rolündeki Ceyda Düvenci ile yanında duran götoş sevgilisinin kafasına atar. Türk filmlerinde en sevdiğim sahnelerden biridir. 
Papatya doğratacak seviyede olmasa da kafada bardak kıracak derecede kandırıldım. 
Kendisiyle Fransız Kültür'de tanıştık. İlk gördüğüm an dedim bu benim dişime göre diye. Sonradan anladım ki Fransızca öğrenmek gibi bir derdi hiç yok. Karı kız bulmaya gelmiş. Böyle tiplerden de nefret ederim. Dans kursuna aklınca kız tavlamaya giden erkek portföyü. Ben de sevgilimden yeni ayrılmıştım ama hedefim sadece Fransızca öğrenmekti.  Ayrıca bu salaktan da hoşlanıyorum ama olmuyor. Sonradan öğreniyorum ki benim gelmediğim günler ikinci derse kadar bekleyip çıkıp gidiyormuş. Kurs bitti. İkinci döneme ikimiz de yarım yamalak devam ettik. Ben ayrıldığım sevgilime geri döndüm, evlenip her kezban kız gibi facebook umu filan resetledim. Konu kapandı. 
Eski eşimle evleri ayırdığımızın ilk haftası bana facebooktan mesaj attı. O da İstanbul'a gelmiş. Görüştük. Ona hiç iyi davranmadım. Yalan söyleyemeyeceğim. Mesela evlenip ayrıldığımı, sonra yeniden evlendiğimi, o dönem de boşanamadığımı taksit taksit anlattım. Sonra da bir gün iş bulup aniden İzmir'e döndüm ve bir daha onu aramadım. 
Taaaa ki, 2 hafta öncesine kadar. İstanbul'a gittim ve yeniden görüşmeye başladık. İlk başta bayağı tepkili olsa da sonradan düzeldi. Bir tek şey haricinde. Beni yalancı yatırıp yalancı kaldırıyordu. Yok efendim "Sen bana tüm hikayeyi anlatmadın." "Beni bırakıp çekip gittin". Bu konuşmaları saymazsak herşey iyi gidiyor gibiydi. Ertesi hafta o İzmir'e geldi. Dönme dedim. Yok dönmek zorundayım dedi. Cuma akşamı ben döndüm diye mesaj attı. Sonra arayınca da bir ton detay verdi. İşte "Susurluğa kadar bilmemkim kullandı. Benim halim yoktu bin burdan git evine dedim arkadaşa" Falanlar Filanlar. Neyse...
Ertesi gün buna Urla'dan fotoğraf gönderdim. "Nerdesin sen?" yazdı. Bu panik sorudan bir bokluk olduğunu anlamalıydım. Biraz geyik yaptık. Konu kapandı. Akşam arkadaşlarla Çeşme'ye gittik. Her zaman gittiğimiz mekana uğrayalım dediler. "Yok ya" dedim. "Farklı mekanlar keşfedelim." Gece 3'e kadar Alaçatı'da takıldık. Sonra dedim ki: "Hadi gidelim." Bu defa da onlar "Yok uykumuz geldi" filan geyiği yaptılar. "Çevirme vardır şimdi, gidelim bence" deyince onlar da ikna oldu. Mekana gittik. İçeri girdim. Barın yanından geçiyorum ki kimleri göreyim? Fransız Kültür. 3 kız 3 erkek eğleniyorlar. O masada duran içki şişesini kafasında patlatmak istemedim mi? İstedim. O kızları ellerinden tutup tırnaklarıyla birbirlerinin yüzünü çizdirmek istemedim mi? Vallahi de istedim. Ama ne yaptım? Önce beni fark etmesini bekledim. Sonra gülümsedim. O gülümsemede bir dünya alt metin vardı. "Şimdi sıçtın işte." "Bittin oğlum sen." "Bu beni son görüşün." "Kendi bokunda boğul" vs. Daha çok yazarım da gerek yok. Sonra el salladım ve gittim. Biz arka taraftaki masalardan birinde 3 kişi eğlenirken, arkadaşlarım da çocuğu sürekli yakın markaja alarak kankalık görevlerini yerine getirdiler. O da en sonunda dayanamayıp bizim masaya götünü döndü. Sonra tüm arkadaşları gitti, bu hala masada öyle mal gibi dikiliyor. Bırakıp kaçtılar mı, evlatlık mı verdiler bilmiyorum. Tek bildiğim o geceden sonra ne benim onu, ne de onun beni bir daha arama ihtimalinin olmadığı... Bir his kulağıma şöyle fısıldıyor: "Bu onu son görüşündü".  Sana tavsiyem Fransızca öğrenmek dışında bir amacın varsa Fransız Kültür'e gitme. S'il vous plait. 

11 Nisan 2017 Salı

Korku


Baş ağrısı, baş dönmesi, göz kızarması, halsizlik, mide yanması... Yorgun ruhun bedene yansıması... Psikologların sadece imaj, psikiyatristlerin sadece ilaç olduğunu anladığımdan beri onlardan umudu kesmemle birlikte tüm yaşam yükünün üzerime kalması. Yazar olmak istiyorsan öncelikle yaz derler. Yaşıyor sayılmak için de öncelikle yaşamalısın. Yoksa sabahları uyanıp, akşamları uykuya dalan bir organlar bütününden ibaretsin. Ailemi şanslı buluyorum. Çünkü çocukları var, kardeşleri, akrabaları... Düşününce onların yaşına geldiğimde benim hiç kimsem olmayacak. Belki o zaman bir kedi ya da köpek alırım. Ama köpeklerden korkuyorum. Küçük Esat'ta 5-6 tanesi üzerime saldırdığından beri korkuyorum. Öncesinde severdim. Aralarından geçip giderdim. O olaydan sonra korkuyorum. Köpekler konusunda en korktuğum da, bir gün köpeğim olursa, onu dolaştırmaya çıkardığımda sokak köpekleri ile kavga etmeye başlarsa, onu ordan kurtaramayacak olmam. Bırakır kaçarım. Galiba bu yüzden kedileri seviyorum. Galiba bu yüzden hiç köpeğim olmayacak. Ya da bir ailem...

28 Ekim 2016 Cuma

Anarşi

Hep hayal kırıklığı... Mesela son günün olsa ve "Yaşadığın iyi bir hayat mıydı?" diye sorsalar,  ne derdin kısmına hiç takılmıyorum. Benim için önemli olan "Neye göre cevap verirdin? Büyük resme göre mi? Yoksa beyninin içini tırmalayan beyninden atamadığın bir kaç anıya göre mi?" Çünkü kendi adıma ben, bazen o büyük resimden hızla uzaklaştığımı hissediyorum. Duygular, düşünceler ve davranışlar asla birleşmeyeceğiz diye haykırarak isyan ediyorlar. Bu bir başkaldırı. Araya bir müzik giriyor, sevdiğim bir oyuncu dönüp büyük bir laf ediyor ve bu üçlü tahmin bile edemeyeceğin uzaklıktaki uçlara savruluyorlar.
Sıvı kaybına yol açan gözyaşlarımın açığını kapatmak için gidip mutfaktan su alıp içiyorum ve bu kadar zor olmak zorunda mı diye düşünmeden edemiyorum. Şu "Akıllanmadıkça aynı şeyi defalarca yaşarsın" muhabbeti işte. Yapılması gerekeni bilirsin de kılını kıpırdatmak istemezsin ya... Aynen öyle. Olması gerekenlerle olanlar arasında geçen şu hayatımızda, verdiğimiz kararların ne kadarı gerçekten bize ait? Ne kadarında bir bütünlük var? Ne kadarını eylemlerle destekleyebiliyoruz?

16 Ekim 2016 Pazar

Mutluluktan bir haber ver dilek taşı...


Bu akşam gerçekten ama gerçekten mutlu olduğum en son fotoğrafı bulmaya çalıştım. İnan bana zaman tünelinde oldukça geçmişe gitmem gerekti. Neden eskisi kadar kolay değil mutlu olmak bilmiyorum, ama fotoğraflara bakan orta zekadaki bir insanın anlayabileceği gibi mutlu görünmüyorum. Kendi boktan, bencil ve kişisel mutluluklarımı unutup daha geniş bir çerçeveden baktığımda her zamankinden daha mutsuz olacağımı hiç düşünememiştim. Çünkü benim için mutluluk hep oradaydı. Elimi uzattığımda ulaşabileceğim bir yerde... Kurduğum güzel bir hayalde, bir çift anlamlı sözde, çam ağaçlarının kokusunda, balık beklediği için kendisini sevdirmeye çalışan şişko bir kedide, penceremin pervazına konan bir kuşun sesinde... Kısacası her yerdeydi. Ne yazık ki artık pek de öyle sayılmaz... 
İnsanları öncelikleri belirler diye boşa dememişler. Mutluluğu, huzura değiştiğimden beri, kumar masasında kazandığı pulları eve götürüp bozdurmayan ve bozdurmadığı sürece bir boka yaramayacaklarını bile bile, parayı değil ille de o pulları tercih eden bir deli gibiyim. Bugün internette bir fotoğraf gördüm. Kaktüsle balon aynı yataktalar, geri zekalı balonun her yerinde yara bantları var ama hala kaktüse hayran hayran bakıp sırıtıyor. Peki bu durumda suç kaktüste mi balonda mı?
Hayattaki mutlulukların bir sıralaması olduğundan eminim. Bazılarının bir katma değeri var. Mutlusun, enerjin yüksek ve bu senin hayata bağlanmanı, bir şeyler için çabalamanı sağlıyor. Al sana yararlı mutluluk. Mutlusun, ama eroin tadında, aldın ve daha fazlasının peşindesin, bunun için de her şeyi yapmaya hazırsın. Bence en güzeli başkasının gözünde görebildiğin mutluluk. Çünkü o mutluluk çoğu zaman sana huzur olarak geri dönüyor. İşte ben bunu çok seviyorum. 

1 Eylül 2016 Perşembe

ATS farkı


Geçenlerde bir arkadaşımla Kaş'a gittik. O nasıl bir güzellik ya... İnsan bakmalara kıyamaz. Neyse ikimiz de karar verdik, hayatımızda ilk defa çadırda kalacağız. Sırt çantalarımızla indik merkeze, ordan kamp alanına yürüdük. Herşey güzel, asayiş berkemal. İki gece kaldık. Artık dönüşe geçiyoruz. Bu arada kamp hayatı oldukça transparanmış bunu öğrenmiş olduk. Arkadaşım her sabah erkenden koştuğu için, bir sabah nahoş bir görüntüyle karşılaşmış. Tek şeffaf olan şeyin Kaş'ın denizi ya da kamp çadırının cibinliği değil, bize yer bulan amcanın donu olduğuna da böylece şahit olmuş oldu. Abinin şortu göbekten kasıyordu herhalde, kendisi erken uyananlara böyle ciciş sürprizler hazırlamayı atlamamış. Kızcağız yaşadığı travmayı bir hafta üzerinden atamadı. 
Herneyse... Dönüş yolunda otostop çektik. Bir araba durdu. İçinde İstanbullu bir çift. Bütün yol sigaranın zararlarından bahseder gibi otostobun ne kadar kötü bir şey olduğundan bahsettiler. Ulan ne bok yemeye aldınız bizi o zaman diyemedik. Öyle vik vik derken Akyaka ayrımına gelmişiz. İndik biraz Akyaka'da takıldık. Dönüş için otostop şansımızı denedik ama muşmula suratlı 300 Muğlalılar varken hiç ihtimal yoktu. Biz de minibüse binip otogarda indik. Önce Muğla simidi mi alsak, bileti mi ayarlasak derken dedik hadi önce bileti halledelim. Doğal olarak Pamukkale ve Kamil Koç'a bakıyoruz. İkisi de 20:45 dedi. Başka firmalara da bakalım derken ordan bir dayı bize seslendi: "Bizde 20:30'a bilet var."
Aaa süpermiş deyip atladık. Sanki 15 dk'dan ne bok olacaksa. 
"Size 25 tl olur" dedi. Allah dedik tamamdır. Bu başladı anlatmaya "Varan'ın firmasını aldı ATS. Şu anda en iyi firma, otobisleri en hariga otobisler. ATS de gendi gızlarının baş harfleri. Bütün Gamil Goç, Pamuggale hepsinin şoförlerini topladı. İkibin fazladan verdi, en iyi şoförleri gaptı. Bana bir dahagi sefere teşeggür edecegsiniz." 
"Tamam. Süper. Servis var mı?"
"45 ilde servisimiz var. En çog servis olan firma şu anda."
Bu arada kendi aramızda simit alalım diye konuşuyoruz. Hemen atladı:
"Ortadaginden alın. Onun simitleri pegmezle yapılmış, ötegileringi tatlı su"
Tamam dedik. Verdik paraları. Simitleri aldık. Gittik perona. 
Varan 1 simitler bayat çıktı. Otobüs saat 21:00'de geldi. Uzaktan geliyormuş. Bize 25 tl olur demişti ya, biletin üzerindeki fiyat 24 tl'ymiş. Sonradan fark ettik. Otobüse bindik, ön camda dantelli bir türk bayrağı vardı. En önde oturuyoruz. Önümüzdeki banko gibi şeyin üzerinde 1980'lerden kalma bir araç küllüğü. :))) Otobüs şoförünün emekliliği gelmiş geçiyor. Neyse yaklaşık dört buçuk saatte İzmir'e vardık. Servis bakıyoruz. ATS servisleri. Adamların servisi yokmuş. Otogar servislerine bindik ve döndük. 
Diyeceğim o ki, Teşekkürler ATS (Atiye, Tennube ve Selma) ve bize bileti aldıran totoş dayı. Eşsiz bir seyahat oldu. Seni hiç unutmayacağız. 

Hoşçakalın


Beş yaşındayken piyano derslerine başladım. Daha ilk ders "Do-re-do-re-do-re" diye başlayınca, fenalık geçirip kendimi yerçekimine emanet ettim. Monotonluk beni bozdu. Diğer tüm notalara dokunma isteğim ağır bastı. Bale, yüzme, basketbol, voleybol ... Hepsini denedim. Hiçbirini layığıyla yapamadım. Ben de gittim.
Büyüdüm. İşler değişti. Bir sürü işe girdim. Biri bile beni cezbetmedi. Mış gibi yapamadım. İstedikleri olamadım. Haksızlığa göz yumamadım. Düzene uyamadım. Hem yordum, hem yoruldum. Gittim.
Bir çok insan tanıdım. Üzdüm, üzüldüm, kırdım, kırıldım. Bazen methiyeler düzdüm, yeri geldi en ağır küfürleri ardı ardına sıraladım. Herşey karşılıklı tabii, zaman oldu el üstünde tutuldum, bittiğinde bir kenarda unutuldum. Bir türlü bir adem evladına kendimi anlatamadım. Gittim. 
İdeolojilerden boğuldum. Yorumlardan soğudum. İnsanların körlüğü canıma tak etti. Cehaletle yoğuruldum. Kurtuluşu sonunda yine kendimde buldum. Gittim. 
Can bu dedim, canımdan oldum. Dost kelimesini unuttum. En sonunda "Sen de mi Brütüs?" diyen yine ben oldum. Gittim. 
Yol güzel, gel beraber gidelim. Efendim? "Cehennemin dibine git" mi diyorsun. Peki o halde ben gittim. 

çit

Yaşamda istemeden yaptığımız her şey, beynimizi zincirlerle çevreleyen, sıkıştıran, başımızı ağrıtan hayali çitler aslında. Bunlardan arınmanın ne kadar kolay olduğunu göremeyen ben ve milyonlarca insan sürekli bu zincirlerin halkalarını daha da daraltarak yaşamımıza devam ediyoruz.

22 Nisan 2016 Cuma

Neden delirdim?


Neden delirdim diye bir kitap yazmak istiyorum. Neden mi? Çünkü delirdim. Sadece bu yüzden... Başka da hiçbir açıklaması yok.
Çoğu zaman kendim de dahil olmak üzere insanları anlamakta zorlanıyorum. Kendimi sokakta oynayan çocukların yanına yanaşmaya çalışan köpek yavrusu gibi hissediyorum. Onların beni ciğerimden kan gelene kadar tekmeleyeceğini, kuyruğumu koparıp, beni zalimce taşlayacaklarını bile bile, o çocukları kendime benzetip yanlarına sokuluyorum. Onlar çocuk olmadılar. Ben oldum. Hatta o kadar çocuk oldum ki hep çocuk kaldım. Bu yüzden karanlık tarafa geçmediğim çoğu zaman o zihinlerinden neler geçtiğini anlayamıyorum. 
Bu yazımı sana ithaf ediyorum "Requiem". İçindeki karanlığa teslim olduğun gün aramızdaki tüm bağ koptu. Mistisizmin ve spritüalizmin seni özel bir insan yaptığını düşünsen de üzgünüm ama sadece bulanık olan zihnin bu saçmalıklarla daha da bulutlandı. İçine girdiğin boşlukta kaybolmamanı diliyorum ve seni sonsuza dek serbest bırakıyorum. Beni dahil edemediğin o karanlığın aydınlık olduğuna inanıyorsun ve yanılıyorsun. Her beni gördüğünde daha da hırslanıyor, yok olmamı istiyorsun. Bunu bakışlarından hissedebiliyorum. Dün bunu kelimelere döktün ve ipleri tamamen koparmak istedin. Seni anlıyorum. Sadece şunu bil, bazen fazla aydınlık karanlıkla aynı şeydir. Işığa bakamadığın zamanları hatırla. Senin için dua edeceğim. Üzgünüm ama bundan sonra senin için sadece bunu yapabilirim. Belki de en çok ihtiyacın olan budur. 

15 Nisan 2016 Cuma

Çay tabağında salata...


Yine mevsimlerden sonbahar... Ben bir aile şirketinde işe başlamışım. Şirkette toplam 12 kişiyiz ama şirket sahibi kendine CEO diyor, oğlu Genel Müdür, karısı Finans Direktörü, kızı da şirketin Uluslararası İlişkiler Direktörü :)))) Hayır zaten şunun şurasında kaç kişiyiz. Herkes müdür, herkes direktör. Bir tek benim ünvanım her zamanki gibi sorumlu. Yani baş sorunlu :) 
Finans Direktörünün görevi ay sonunda sigortadan kaçırdıkları paranın üstünü 0,1 kuruşuna kadar hesaplayıp, çalışanın avucuna yerleştirmek; efendime söyleyeyim iki oda bir salon ofisteki kameraları takip edip, çalışanlar ne yapıyorlar diye araştırma yapmak, cep telefonlarına zoom yapıp mesajları okumak; Mutfak ve Temizlik Müdürünü azarlamak ve yapılan alışverişlere burnunu sokmak filan gibi tamamen finansla alakalı konularla ilgilenmek. CEO'nun görevi uzun cümleler kurup çalışanı bayıltmak, kötü ve yaşlı espriler yapıp tüm çalışanların içini bayıltmak ve herkesi panikletmeye çalışırken kendisini panikletip götünü oradan buraya hoplatmak. Uluslararası İlişkiler Direktörü'nün görevi ise kötü İngilizcesiyle her boka burnunu sokup yapılan anlaşmaları bozmak, wc'de selfie çekilmek ve diyet yapmak. Genel Müdür'ün işleri o kadar genel ki, buraya yazacak bir şey bulamıyorum. 
Sana öğle yemeklerimizden bahsetmek isterim. Durumu tam anlamıyla "Doya Doya Şirketim" olarak adlandırabiliriz. Yapılan yemekler kişi başı bir avuç olarak hesaplanıp, salatalar çay tabağında, yoğurt 4 kaşık civarı tek kasede, makarnalar tatlı tabağında sunulmakta, yanlışlıkla şirkette et piştiğinde fazladan bir kaşık konulması durumunda Finans Direktörü, Mutfak ve Temizlik Müdürü'nün kalçasından o eti cerrahi operasyonla alıp yemeğe eklemekteydi. Tabii bu durum aile bireyleri için biraz farklı işlemekteydi. Bizimle asla ve asla yemeğe oturmadıkları gibi, bizden sonra kendileri için oğlak çevirttikleri doğrudur. Bir gün yanlışlıkla toplantı salonunun kapısı aralandı da bizim CEO'nun içinde bir Erol Taş varmış. Hep birlikte buna şahit olduk. 
Örneğin tuvalet kağıdı sorunsalı. Her gün 12 kişinin kullanması için 1 tuvalet kağıdı wc'ye yerleştirilir. Artık sabah erkenden sıçtın sıçtın. Sıçamadın seçenekler belli. Günlük tuvalet kağıdı hakkını doldurdun demektir. Bu arada şirketin velinimeti sayıldığı için tüm tuvalet kağıtları tabii ki Finans Direktörü'nün odasındaki kilitli dolaplar ardında saklanmaktadır.  
Daha çok uzun anlatırım ama daralıyorum biliyor musun... Kısacası bil istedim. Böyle boktan bir yer de var dünya üzerinde. İçinde barındırdığı 4 boktan insanı ihya eden, diğer tüm çalışanları sinir eden bir yer. Böyle yerler azalarak bitsin. Bir çok tekrarlayan dileğimden birisi de bu. 

14 Nisan 2016 Perşembe

Bombom şekeri


Kabiliyetsiz müdürlerle çalışmaktan bıktım. Sabah ofise giriyorum 55 yaş üstü emekli bir topluluk karşımda. Kapıyı açar açmaz, ılık ılık odaya sinmiş, leş gibi bir yumurta kokusu... Artık götlerini mi tutamıyorlar nedir osuruk dolmuş sanki odanın içi... Burada birisi çakmak çaksa hep birlikte ilk Türk uzay mekiğine rakip oluruz yeminle. TDK uzaya gidecek ilk astronota "Gökmen" densin buyurmuş. Burada Gökmen biraz zor ama Götmen fazlasıyla var. Ben de ofise ilk gelen, yumurta kokulu götlere "Götmen" densin diyorum. Hadi bakalım... Hodri meydan. Haliyle ilk iş, koşarak pencereyi açıyorum. Allahtan bacaklar uzun yoksa kapıdan pencereye gidene kadar ben sizlere ömür. Üzerine Raid sıkılmış hamam böceği gibi önce duraklar, sonra afallar, yerde ters dönüverirdim valla. Ofisteki bu kabiliyetsiz müdürlerden biri çok komik. Yani hep saydırırım ya müdürlere. Genelde aşağılık tipler olurlar. Bu öyle değil ya. Bildiğin geri zekalı bu. Hani geri zekalıya geri zekalı da denmez, ayıptır ya... İşte öyle bir vicdan azabı kendisi. Patronun da bir numaralı yalakası :) Kendisinin kişisel özellikleri bunlar... Tabii ki dahası da var. Konuşurken heyecanlandığında kekeliyor. Örneğin: "Numuneler nerede kaldı Götmen Bey?" "H-h-h-hangi numuneler?" Ya da mesela sinirlendiğinde bombomlaması. Evet bombomluyor. Şöyle ki: "Unuttunuz herhalde o gönderiyi Götmen Bey". "H-h-hayır unutmadım canım ne münasebet." Ansızın yumurta kokulu götünü sana dönüp ve başlar "Bom bom bom bom... Bom bom bom bom" :))))))) Şarkı söylüyor. Seni takmıyor ya. Mutlu o aslında. Çaktırmıyor :) İşte böyle yapınca tamam diyorum. Benden nefret ediyor şu an. Bir de bok atması meşhur. "Onunla Kart hanım ilgileniyordu" deyip kirli gözlüklerinin ardından patates patates dönüp telaşla bakması yok mu :) yumurta kokulu totonu ısırırlar senin. Götmen.  

6 Şubat 2016 Cumartesi

Şemsiye ne zaman açılmıyordu?


Şemsiye... Evet şemsiye... Bazıları yağmur yağdığında her köşe başında satılan 10 tl'lik şemsiye gibidir. En osuruktan yağmurda bile ters dönüp ne olduğunu şaşar bunlar. Tipleri kayıverir. Eve gidene kadar bu boku nereme sokucam diye düşünür durursun. Çok büyük ihtimalle de son durak apartmanın önündeki çöp bidonu olur. Peki hasır şemsiyeler? Hani şu yazlıklarda kuma çakılan şemsiyelerden bahsediyorum. Onları girdikleri çukurdan ancak sokan çıkarabilir. Fırtınada, yağmurda kazulet gibi yerinden kıpıradamayan cinsten. Tutunmuş bir kere hayata, hiç bırakmamacasına. 
Babam iki gün önce bypass ameliyatı oldu. Kendisi önümüzdeki ay 79 yaşına girecek. Bugün kalktı ayağa, yürümeye başladı. Ha buraya nerden mi geldim. Onu diyeceğim... Tam bir hasır şemsiye. Gerçi bunu söylememe bile gerek yok herhalde... Kendisinin 100 yaşına kadar yaşama fantezisi var. Bu hayatta plastik şemsiyelerle hiç işi olmayan biri. Hatta o kadar sert ki, fırtınada yağmurda bırak zarar görmek, birilerinin kafasına düşerek pekmezini akıtma garantisinde... Allah sağlıklı ömür versin, görünüşe göre de verecek. Ha bir de diğer şemsiyelere az da olsa hayatta kalma şansı... Plastikten yapmayın şunları ya, bozuluyorlar. Bir dost... 
NOT: Göte giren şemsiye açılmıyor. Evet.  

13 Ocak 2016 Çarşamba

Kara sinek


Yazın ortasında bunalıp da pencereyi araladığında içeri giren ve sinirini bozan çirkin kara sinekler vardır. Gazetenin ucuyla ittirirsin, bunu yaparken bile etli etli hissedersin hayvanı sinirini bozar, bununla da kalmaz iğrenç sesler çıkarır. Çok uğraşırsın dışarı çıkması için ama çıkmaz, uğraştırır seni. Camın büyüsüne kapılmış gibidir. İki seçeneğin vardır: Ya beklersin, kendi kendine geldiği yerden çıkar gider; ya da sabredemez hırsla yapıştırıverirsin gazeteyi, camda izi kalır. Bazı insanlara benzetiyorum ben bu kara sinekleri. En savunmasız anında hayatına giren, seni yoran, kovalasan da gitmeyen, uğraştıran, bunaltan, istemediğin anda gelen, beklemediğin anda giden. Hayatından çıkması gerektiği anda dost kalamadığın ancak tamamen silerek, yok ederek kurtulabildiğin zavallılar. Bence insan değiller onlar. Olsa olsa kara sinek.